Kendine geldiğinde nerede olduğunu bilmiyordu. Mutlak bir
sessizlik. Yükselen güneş ışınları
hafifçe sırtını ısıtıyordu, gövdesinin kıvrımları altında sert taşlar ve daha
yumuşak alanları hissetti. Kıpırdayacak hali yoktu. Gözlerimi açsam mı düşünceleri gidip gelirken
içinde, birden soğuk bir su kütlesi geldi, çarptı, her yerini kapladı, “aah
nefes!” diyemeden yıkadı geçti. Önce
suyun içinde açtığı gözleri parlak bir ışıkla karşılaştı, kamaştı ve yavaşça
ortama alıştı.
Ona uçsuz bucaksız gelen bir kumsaldaydı. Bulunduğu yerden görebildiği kadarıyla irili
ufaklı kayaların sahile dizildiği, lacivert turkuaz dalgaların vurduğu,
oynaştığı bir sahil. Oranın neresi
olduğunu düşünmeden baktı, maviye sarıya baktı.
Mutlak sessizliğe baktı.
Uzun. Uzun bir zamandır yoldaydı. Yuvadan ayrılmayı kendi mi istemişti hatırlamıyordu,
ya da nasıl neden bu yolculuğa çıktığını.
Bazen derin suların dibinde oradan oraya savruluyor, bazen bir mercanın, bir kayanın kuytusuna
takılıyor, orada tutunmaya çalışıyor ama mücadele verdiği bu koca okyanus gibi
su kütlesine karşı koyamıyordu. Hatırladığı
nadir dingin anların ona eşlik eden duygusu belki de sadece tanıdık bir
sıcaklık, ya da nedensiz bir huzurdu. Bu
su, bu hareket, bu an hepsi böyleydi, olması gerektiği gibi. Belki gün ışığının bile sızamadığı kadar çok
derinde, o derinlerde bir yerde başka türlü bir ışığın varlığı. Belki de hepsi
aynıydı, belki kendisi de o ışıktı…bilmiyordu.
İşte tam da bu anlarda adeta, yok yok adeta değil basbayağı yok
oluyordu. Öyle bir yokluk ki, tamamıyla
su, hareket, kumun hepsi oluyor, bütün varlığı onlarla doluyor, sanki tüm
zerreleri bu varlığın içinde, ya da o an bütünüyle her bir zerresinin içinde
havai fişekler gibi patlıyor, dolup dolup taşıyordu. Yolculukta kendini bildiği, hatırladığı tek
anlar belki de bunlardı…ne acayip.
Bir kez daha su geldi, çarptı, her yerini sardı, yıkadı
geçti. Hayal meyal hatırladığı yolculuğundan oraya kumsala getirdi tekrar onu.
Bu sefer biraz daha kuvvetle gelen çarpışmanın gücüyle az öteye doğru
yuvarlandı durdu. Mutlak bir
sessizlik. Güneş ışığı, yaklaşıp uzaklaşan dalgalar, taşlar, kum ve
sessizlik.
İşte o anda kuvvetli bir şekilde fark etti. Mutlak bir sessizlik. Belki de şokun etkisiyle tam olarak
anlayamamıştı, ama hiçbir şey duymuyordu.
Hiçbir ses yok. Işığı hissediyor,
kumsalı denizi görüyor, havadaki tuz kokusunu alabiliyor, ama hiçbir şey
duymuyordu. Mutlak bir sessizlik. Sanki ağzını açsa da bir ses çıkaramayacaktı.
Panik. Kalbinin
attığı çığlığı dahi duyamıyordu, derken herşey karardı, gitti. Kendinden geçti, bayıldı. Mutlak bir sessizlik.
Bilmediği bir zaman sonra bir sarsıntıyla uyandı. Kuvvetli bir şey onu sallıyor, üzerine
vuruyor, içindeki kumları silkeliyor ve üstüne yapışmış yosunları temizlemeye
çalışıyordu. Daha neye uğradığını
anlamazken o şey, koca eliyle onu tuttu ve kulağına yaklaştırdı.
“Anneeeee, bak bu kabuğun içinde neler duyuyorum…”
...
Ve bir anda bütün sesler geri geldi, dalgaları duydu,
çocuğun çakıllar ve kumdaki ayak seslerini duydu, martıları duydu, güneş
ışığının denizdeki yumuşak sesini duydu.
Bir anda bütün yolculuğunu hatırladı, mücadeleleri, dingin
anları, huzuru, akışı ve bütünlüğü hatırladı.
Yuvayı, okyanusu ve tüm seslerini
hatırladı. O enginlerin tüm sesleri,
mucizesi, gizemi, hepsi onun içindeydi ve anlatılmayı bekliyordu. Derin bir nefesle o anı içine çekti, tüm
bedeninde o kocaman nefesi hissetti ve var gücüyle bu sesleri çocuğun kulağına
üfledi.
Deniz kabuğu yeniden, belki de ilk defa, kendini duydu.
0 yorum:
Yorum Gönder