Uyandığında hangi coğrafyada olduğunu bilmiyordu.
Bazen evde aynı saatlerde uyandığında sabahın ilk ışıklarıyla öten kuşlara karışan şehir makinasının uğultusunu hatırladı, evinin balkon kapısını açtığında içeri gelen sabah kokusunu hatırladı.
Tekrar bulunduğu yere döndü. Gözleri açık, çadırın tavanında ve duvarlarında dolaştı. Çadır koyu sarı, toprak renklerindeydi. Sanki bulunduğu çölün değişik saatlerdeki renkleri, hepsi bu çadır kumaşının içindeydi. Yerdeki vücüdunu hissetti, arada çadır da olsa toprağı daha güçlü hissediyordu.
Evdeki yer yatağına aklı gitti, geldi, gitti. Bu gidiş gelişlerde keşke yoktu, sadece hayatının farklı parçaları arasında bir bağ kuruyordu sanki. Onun zihni, hayali, ruhu üzerinden örülen bağlarla sezilebilen derin bir bütünleme. Orada, burada, her yerde, hiçbir yerde…
Tam da bu noktada çöle geri döndü. Öyle kum denizi bir çöl değildi burası – şimdi çadırdan çıkıp baksa uçsuz bucaksız kurak, çatlaklarla dolu nice topraklar alabildiğine uzanacaktı önünde. Çadırda yansıyan renklere bakarak “muhteşem bir gün doğuşu olmalı” diye düşündü. Bu toprakları gökle, sarı-kızıl-mavi-mor bir sonsuzda buluşturan güneş ve sabah vakti – ayaklarında sıcak sessiz gücü hayal etti, kendini çadırın önünde bu manzarayı seyrederken yalınayak. Nefessiz, sözsüz, rengarenk çöl kokularıyla dolu bir sessizlik…
Neden kurak, bereketsiz, korkutucu ve yalnız, bütün bu hoş olmayan tanımlar hep çöl için?
Oysa burada hiçbir yerde olmayan çırılçıplak bir zenginlik var diye düşündü, apaçık ortada. Öyle hükümsüz bir hüküm, öyle mutlak bir adalet, öyle bütün bir varlık hali, kendini gösteriyor - o kurumuş toprağın kanyon olmuş yol ve çatlaklarından…
Öyle bir yerle gök kucaklaşması ki – Doğa Ana daha ne kadar açabilir kucağını…topraktan elbisesini yırtmış, yarıklar açmış ki varlığı derinden nefes alsın ve göğün tüm rahmetini içine alabilecek kadar açık olsun.
Tamamıyla korumasız, kırılgan, vahşi, bağrı açık…bekliyor. Yürüyen ve uçanı bir yapan sessizlik içinde duruyor.
Zihni birden balkonundan izlediği martılara gitti, martı sesleri , deniz, deniz kokusu. Belki de şehir martıları oldukları için hep uzaklardan bahsediyorlardı? Yalnızlığa eşlik eden martılar, kargalar, kırlangıçlar ve diğerleri.
Bu çölün ortasında, bu çadırda, tek başına olmasına rağmen yalnızlık yok.
Burnuna çöl sabahının keskin seriniyle sert bir toprak kokusu geldi. Toprak kokusu… vücudunu ve altındaki sert ama rahat toprak zemini bir daha hissetti.
Sarı kızıl çöl sabahında yer ve gök bir olmuş, başka türlü bir bütünlüğü kayıtsız şartsız dayatıyorlardı. Bu yalnızlık değildi. Bu çaresizlik değildi.
Bu basbayağı kendine susamış çölün sessiz gücüydü.
Derin bir nefes aldı, çöl onu içine çekti, o sonsuz zenginlikte kaybolup gitti…
15 Haziran 2011 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
sheltering sky' ışınladın beni badicim...
YanıtlaSil