
Bugün yine kendimi daha iyi duyabilmek için yanıma sabah kahvemi alıp maçka parkı’na yollandım. Ne enteresandır ki kendimi duymak dediğim, aslında “kendim” diye adlandırdığım bütün o düşünce, duygu ve diğer şeyleri bırakıp da doğayı dinlemek, ağacı, kuşları, çimende rüzgarı hissetmek, kendimden geçip başka bir bütüne ve ahenge bağlanmak – belki de sadece onun parçası olduğumu hatırlamak…
Parka girişte yolum ahşap bir köprüden geçiyor, bazı tahtaları hafif oynak. Köprüye geldiğimde 6-8 sokak köpeği karşılıyor beni, selamlaşıyoruz, ve yanımdan geçip gidiyorlar. Ve köprüye ilk adımımı atmamla tahtaların üzerinde kuvvetli ayak seslerimi duymam bir oluyor. Allah Allah diyorum yani onca köpek çete halinde üstelik de hafif dört nala geçiyorlar aynı köprüden, azcık sesleri çıkıyor, ben geçerken bir gümbürtü (tamam abartıyor olabilirim biraz), bir yüksek ses. Aklım başka bir yere gidiyor - insanoğluna ait sanki bu illa da ses duyurma, ayak izi bırakma, bir şeyler yaparak kendini var etme çabası – belki biraz egoyla biraz da ölümle alakalı, “aman gideceğiz bu dünyadan, bir şekilde varlığımı sürdürmeliyim” – bazen çoluk çocuk, yapılan işler, yazılan, çizilenler de bunun için. Bazen.
Oysa varım işte – demek ki varım…yani düşünüyorum öyleyse varım, bak şirket yönetiyorum öyleyse varım, bak şunu yapıyorum, çocuk büyütüyorum vs. öyleyse varım değil. Aynı bir köpek, bir çimen, bir ağaç gibi olması gerektiği varım. Aynı oluşması gereken zamanda kendiliğinden oluşup yağmur veren sonra da gitmesi gerektiği zamanda dağılan bir bulut gibi varım.
Ve yolculuk “sadece var olmayı” öğrenmek belki de…en sade haliyle bu varlığın ifadesini bulabilmek. Bunun için de kendime “yapmama” izni vermek, dinlemek için zaman vermek ve hepsini de olduğu gibi kabul etmek, sevmek - ah bu ağaç niye çiçeksiz, kırık, yamuk dediğimi hiç hatırlamıyorum, bütün ağaçları olduğu gibi seviyorum ve hepsini ayrı ayrı…
Dönüş yolumda çimenlerde yürürken bolca yoncaların olduğu bir alana geldim, hadi dedim bakalım nerede dört yapraklı yonca? O irili ufaklı yoncalara bakarken, hepsine ayrı dokunurken birden bir şimşek çaktı içerde:
Dört yapraklı yonca benim. Dört. Yapraklı. Yonca. Benim.
Niye dışarıda arıyorum, neyi dışarıda arıyorum? Bu dış mihraklar, gerçek tanımıyla da aslında “içimizdeki dış mihraklar”dan ayıklamak, aynı bahçedeki zararlı otları temizler gibi sabırla kendi bahçemizi temizlemek, içimizdeki çiçekler neyse onlara izin vermek, sevgiyle besleyip büyütmek ne kadar önemli. Dayatılan kodlar, tanımlarla değil de olduğu gibi ifadeye izin vermek.
Doğa, olduğu gibi, hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmıyor, hiç yanıltmıyor hep kendi gerçeğiyle dürüstçe ayakta duruyor. Her an aynı heyecan, hayret, neşe, ahenk ve bereketi sunuyor, büyük bir gizem ve macera içinde.
Aynı macera, aynı gizem, aşk, neşe, ahenk, süprizler ve bereket bizim içimizde. Yeter ki “o”nu keşfetmeye yürek verelim, gönül koyalım. Öncelikle dışarı verilen ayak sesiyle değil de içimizdeki sesle ilgilenelim.
Dört yapraklı yonca benim.
Vay be…
0 yorum:
Yorum Gönder