21 Mart 2012 Çarşamba

Yine Sen...


Kalbimin sessizliğini sen bilirsin
İçimdeki şarkıları sen duyarsın
Gönlüm coşar seninle
Seninle gelirim dile
Dolup taşarım
Sığamam hiç bir yere
Kuşlar duyar, ağaçlar dinler
Ben dönerim, devran döner
Sen söylersin
Gönlüm duyar.

21 Mart gün ve gece, güneş ve ay, kadın ve erkek,
yer ve gök, doğa ve insan,
bir ve bütün hep birlikte
neşeyle, aşkla, sevgiyle yaratmak niyetiyle...kutlu olsun!

12 Mart 2012 Pazartesi

Yağmur suyunu
melekler de içiyor
kuşçanağından.

- melisa gürpınar

13 Şubat 2012 Pazartesi


Kendine geldiğinde nerede olduğunu bilmiyordu. Mutlak bir sessizlik.  Yükselen güneş ışınları hafifçe sırtını ısıtıyordu, gövdesinin kıvrımları altında sert taşlar ve daha yumuşak alanları hissetti. Kıpırdayacak hali yoktu.  Gözlerimi açsam mı düşünceleri gidip gelirken içinde, birden soğuk bir su kütlesi geldi, çarptı, her yerini kapladı, “aah nefes!” diyemeden yıkadı geçti.  Önce suyun içinde açtığı gözleri parlak bir ışıkla karşılaştı, kamaştı ve yavaşça ortama alıştı. 

Ona uçsuz bucaksız gelen bir kumsaldaydı.  Bulunduğu yerden görebildiği kadarıyla irili ufaklı kayaların sahile dizildiği, lacivert turkuaz dalgaların vurduğu, oynaştığı bir sahil.  Oranın neresi olduğunu düşünmeden baktı, maviye sarıya baktı.  Mutlak sessizliğe baktı. 

Uzun. Uzun bir zamandır yoldaydı.  Yuvadan ayrılmayı kendi mi istemişti hatırlamıyordu, ya da nasıl neden bu yolculuğa çıktığını.  Bazen derin suların dibinde oradan oraya savruluyor,  bazen bir mercanın, bir kayanın kuytusuna takılıyor, orada tutunmaya çalışıyor ama mücadele verdiği bu koca okyanus gibi su kütlesine karşı koyamıyordu.  Hatırladığı nadir dingin anların ona eşlik eden duygusu belki de sadece tanıdık bir sıcaklık, ya da nedensiz bir huzurdu.  Bu su, bu hareket, bu an hepsi böyleydi, olması gerektiği gibi.  Belki gün ışığının bile sızamadığı kadar çok derinde, o derinlerde bir yerde başka türlü bir ışığın varlığı. Belki de hepsi aynıydı, belki kendisi de o ışıktı…bilmiyordu.  İşte tam da bu anlarda adeta, yok yok adeta değil basbayağı yok oluyordu.  Öyle bir yokluk ki, tamamıyla su, hareket, kumun hepsi oluyor, bütün varlığı onlarla doluyor, sanki tüm zerreleri bu varlığın içinde, ya da o an bütünüyle her bir zerresinin içinde havai fişekler gibi patlıyor, dolup dolup taşıyordu.   Yolculukta kendini bildiği, hatırladığı tek anlar belki de bunlardı…ne acayip.

Bir kez daha su geldi, çarptı, her yerini sardı, yıkadı geçti. Hayal meyal hatırladığı yolculuğundan oraya kumsala getirdi tekrar onu. Bu sefer biraz daha kuvvetle gelen çarpışmanın gücüyle az öteye doğru yuvarlandı durdu.  Mutlak bir sessizlik.  Güneş ışığı,  yaklaşıp uzaklaşan dalgalar, taşlar, kum ve sessizlik. 

İşte o anda kuvvetli bir şekilde fark etti.  Mutlak bir sessizlik.  Belki de şokun etkisiyle tam olarak anlayamamıştı, ama hiçbir şey duymuyordu.  Hiçbir ses yok.  Işığı hissediyor, kumsalı denizi görüyor, havadaki tuz kokusunu alabiliyor, ama hiçbir şey duymuyordu.  Mutlak bir sessizlik.  Sanki ağzını açsa da bir ses çıkaramayacaktı. 

Panik.  Kalbinin attığı çığlığı dahi duyamıyordu, derken herşey karardı, gitti.  Kendinden geçti, bayıldı.  Mutlak bir sessizlik.

Bilmediği bir zaman sonra bir sarsıntıyla uyandı.  Kuvvetli bir şey onu sallıyor, üzerine vuruyor, içindeki kumları silkeliyor ve üstüne yapışmış yosunları temizlemeye çalışıyordu.  Daha neye uğradığını anlamazken o şey, koca eliyle onu tuttu ve kulağına yaklaştırdı. 

“Anneeeee, bak bu kabuğun içinde neler duyuyorum…”
...

Ve bir anda bütün sesler geri geldi, dalgaları duydu, çocuğun çakıllar ve kumdaki ayak seslerini duydu, martıları duydu, güneş ışığının denizdeki yumuşak sesini duydu. 

Bir anda bütün yolculuğunu hatırladı, mücadeleleri, dingin anları, huzuru, akışı ve bütünlüğü hatırladı.  Yuvayı,  okyanusu ve tüm seslerini hatırladı.   O enginlerin tüm sesleri, mucizesi, gizemi, hepsi onun içindeydi ve anlatılmayı bekliyordu.  Derin bir nefesle o anı içine çekti, tüm bedeninde o kocaman nefesi hissetti ve var gücüyle bu sesleri çocuğun kulağına üfledi. 

Deniz kabuğu yeniden, belki de ilk defa, kendini duydu.

31 Ocak 2012 Salı

Boğaz'da haiku var...

martı yağıyor
kar akarken Boğaz'da
hayal-et gemi...




29 Ocak 2012 Pazar

love bite

hayat öpücüklerinin ardından yeni yılın ilk blog yazısının  nasıl olacağı bende bir merak konusuydu doğrusu.  acele etmedim o yüzden hiç.

ve hayat her zamanki muzipliğiyle bu bekleyişimi boş çıkarmadı.

dün her zaman yürüdüğüm rotalardan birinde,  pek de yumuşamış bir kar üstü havasında keyfim yerinde mahalle arası parklardan birinden geçiyorum. derken o çok sevdiğim sokak köpeklerinden üçlü bir çetenin önce çılgınca havlayışları duyuldu.  ben alınmadım üzerime, alışığım artık çoklu köpek gruplarının patırtılarına, onlar ne yapsın, biz alışamıyoruz bu acayip şehir hayatına?

ancak bu sefer delirmiş havlamalar ve koşan köpek sesleri gittikçe yaklaştı yaklaştı, ve üstüme geldi desem.  üç koca köpek...ben bu tip durumlarda genelde yaptığım gibi yavaşladım, ve sakin yok bir şey gibi (köpeklere mi kendime mi belli değil?) bir takım lafları yumuşak sesimle söylüyorum.  panik yok, bağırmak yok, bir yandan bravo bana yani, bu kuvvet nereden geldi belli değil.  Bu arada etrafımı saran köpeklerden ikisi hemen anlayarak havlamalarını başka yöne çevirerek devam ettiler, ama bir tanesi onlara katılmadan önce sol dizimin arkasına bir ısırık attırdı. ve çılgınca havlayarak diğerlerinin peşi sıra uzaklaşıp gitti.

şimdi ben yürümeye devam ediyorum, dizimin arkası biraz sızlıyor, neye uğradığımı da şaşırmış vaziyetteyim.  neyse biraz sonra kendime gelip, bir yere girip baktım, pantalonda yırtık dahi yok, abim tam geçirememiş dişini, ama bu arada gelen darbeyle oluşmuş ufak bir sıyrıkla atlattım diyelim. elbette olayın şokunu takiben dizlerimin bağı çözüldü, biraz gözyaşı boşandı. 
ısırık da değil, bir tür köpek ısırığı çarpması!  çok şükür hafif atlattık, geldi geçti.

benim yerimde pek çoğu ruhunu teslim etmişti.  enteresan ne bir kızgınlık köpeğe, ne bir yayılan korku dalgası, bir şey geldi geçti çıktı gitti.  olaydan saatler sonra evde otururken kendi kendimi bir mutlu yakaladım ve "ya bugün beni köpek ısırdı, ve hala bir mutlu, huzurlu hissediyorum, şükürler olsun" dedim.

düşüp ağlayan çocuk gibi kalkıp gülerek yola devam...

hayır, yanlışlıkla beni ısıran köpek nasıl bir aşk hastalığına yakalandığının farkında mı, aceba??

not- merak pardon endişe edenler için söyleyeyim, gerekli mercilere yine de danışıldı, endişelenecek bir durum yok, netekim diş deriye değmemiş pantolon sağlam, salya yok, dediğim gibi bir köpek ısırığı darbesi. yine de ilerleyen zamanlarda kudurma ibareleri gösterirsem köpekten değil aşktan olacek...

31 Aralık 2011 Cumartesi

hayat öpücüğü...bir tür yeni yıl masalı


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir varmış bir yokmuş…

Zamanlardan bir zaman, evde kendi kendime nedeni belirsiz bir mutluluk hali içinde, bir tatlı pırpır da içimde otururken birden Klimt’in “Öpücük” tablosu geldi aklıma.  Hem sevdiğim hem geçen yıl Viyana’da aslını görme şansım olduğu için belki pek bir önümdeydi bu bir-iki yıldır.  Elif’in aklı o ya, aniden öyle bu dedi bu, adamın aşk öpücüğü değil, bu hayatın aşk öpücüğü…

Bir şair sormuş “Hayatla çiftleşmeyi öğrenebildin mi?”                            (Arkadaş Özger)

Şimdi sonu baştan verdin, masalı bırak git diyebilirsiniz.  Elif’in kalbi de bu ya, masal tekerlemesi gibi dizmek istedi hayat öpücüklerini ardı ardına…

Çeşme’de Sakız’a bakan dalgalarda,
Yatak odamdan içeri dalan kumru kuşunda,
Kazdağları’nda buz gibi berrak deremin suyunda,
Bir Afrika davulunda, bilinmedik seslerimde,
Bazen içime bazen dışıma bir bakışta,
Galata’nın susan taşlarında,
Eminönü’nde iki ucundan tuttuğum gökkuşağında,
Yeni eski, eski yeni canlarda,
Bir gece ansızın bir rüyada,
Gizlenip yolumu kesen günbatımı renklerinde,
Boğaz’da martıda vapurda,
Kargada kumruda, rüzgarda ağaçta,
Ansızın patlayan neşede, ve
Taptaze bir üniversite öğrencisinin ilk haikusunda öptü beni…
 “parçalanmış buluttan
  sızan gün ışığı
  bulur dal ucunu”

O sızan ışığı bir nefes yakalamak, içimize çekerek sevgiyle besleyip büyütmek, nefesimizle üfleyip doğaya insana katmak nasip etsin bu yeni yıl…

Elif bu ya, bu yeni yıl masalı da burada bitmiş, gökten üç elma düşmüş biri kalbe, biri ruha biri de mideye gelmiş, hayat öpücükleri her yere konmuş sonra rengarenk kelebekler olup uçmuş, yeri göğü doldurmuşlar, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
 
Sevgiyle neşeyle birlikte yürümek dileğiyle, mutlu yıllar olsun!

29 Aralık 2011 Perşembe

deniz türküsü...


Dolu rüzgârla çıkıp ufka giden yelkenli!
Gidişin seçtiğin akşam saatinden belli.
Ömrünün geçtiği sahilden uzaklaştıkça
Ve hayâlinde doğan âleme yaklaştıkça,
Dalga kıvrımları ardında büyür tenhâlık
Başka bir çerçevedir, git gide dünyâ artık.
Daldığın mihveri, gittikçe, sarar başka ziyâ;
Mâvidir her taraf, üstün gece, altın deryâ...

Yol da benzer hem uzun, hem de güzel bir masala
O saatler ki geçer başbaşa yıldızlarla.
Lâkin az sonra lezîz uyku bir encâma varır;
Hilkatin gördüğü rü'yâ biter, etrâf ağarır.
Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri
Tâ uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri...
Mûsıkîsiyle bir âlem kesilir çalkantı;
Ve nihâyet görünür gök ve deniz saltanatı.

Girdiğin aynada, geçmiş gibi dîğer küreye,
Sorma bir sâniye, şüpheyle, sakın: "Yol nereye?"
Ayılıp neş'eni yükseltici sarhoşluktan,
Yılma korkunç uçurum zannedilen boşluktan
Duy tabîatte biraz sen de ilâh olduğunu,
Rûh erer varlığının zevkine duymakla bunu.

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...

İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.


- Yahya Kemal Beyatlı