12 Kasım 2009 Perşembe

fırtınadan bildiriyorum


1
ha midilli ha assos
aramızda aynı fırtınalı deniz
önemli olan karşı kıyıdan bakabilmek

2
fırtına
önü dalgakıran
önü balıkçı barınağı
deniz seni yorduğunda
sığınmayı bileceksin

uzaktan
dalga sesi
müzik gelir kulağa

3
fırtına güzeldir
fırtınada dalga kayanın sivriliklerini törpüler
fırtınada dalgalarla arınır kaya

fırtınada dalga
gücünü içinde hisseder
fırtınada
neler yapabileceğinin
farkına varır dalga

fırtına güzeldir
dalga dalga olduğunu
kaya kayalığını bilir
hisseder
köküne kadar

4
aynı
sahilde kudurmuş dalgaları
seyreder gibi
nefesim kesilmiş
seyretsem
içimdeki fırtınayı
bilsem ki korktuğum kendi gücüm
bilsem ki tüm güvenli sahiller içimde
yine de
bu kadar korkar mıydım acaba
yine de
bu dalgalara hayran olmamak elde değil

5
sesimi duymak için
fırtına gerek
rüzgar bağırıyor
dalgalar bağırıyor
kayalar bağırıyor
fırtınada herkes
kendi şarkısını söylüyor

6
gözyaşları
ölen dalgaların köpükleri gibi
o kadar doğal
o kadar güzel
o kadar geçici

7
fırtınalı dalgaların altı
aynı sakin deniz
gözyaşlarının altı
aynı neşeli çocuk
dalgaların üstünde koşan
denizkızı aynı.

01 Kasım 2009 Pazar

yaban

Geçen akşam yıldızlara bakıyordum penceremden, ve bir İstanbul gecesi için uzun zamandır görmediğim kadar net bir geceydi, belki rüzgarın etkisi. Ne acayip ama yıldızlar pırıl pırıl parlıyorlardı ve kendimi şöyle düşünürken yakaladım “şimdi bunlar gerçekten yıldız mı, uydu mu, ufo mu uçak mı? mı mı mı…?”. sonra baktım her zaman hangisi olduğunu karıştırdığım küçük ayı ya da büyük ayıyı ya da yıldızlardan cezveyi gördüm. “hah dedim işte yıldız bunlar, bildiğin yıldız” – bildiğin yıldız??

Soruyorum size: when did this happen / ne zaman oldu bunlar?
Ne zaman yıldızlarımızı da çaldılar, şöyle gözlerimizi daldırıp da yıldızlara, hayal bile kuramaz hale geldik. Bu şehir hayatı mı çaldı, biz mi izin verdik ışıkların gözlerimizi kamaştırıp hayallerimizi karartmasına…

Şu son zamanlarda her an kendimi şehri tehdit ederken buluyorum “bak pılımı pırtımı toparlayıp giderim toptan buralardan” diye, ben İstanbul’u tehdit ediyorum yani işe bak. Şehrin umurunda mı – kimsenin umurunda mı? Sesli sesli de söylüyorum bunu kendime, arkadaşlarıma, belki kendimi tehdit ediyorum belki de cesaret topluyorum usul usul kendimden bile habersiz yapacağım eylem için.

Kendi gerçeğimi ararken bu sanal dünyada yolumu kaybediyorum. Ayaklarım yerden kesik, ama iyi anlamda değil. Kendimi uzaylı hissediyorum diyeceğim ama öyle olsa yıldızlara yakın olurdum, ama orada da problem var bkz. birinci paragraf. “Yaban” daha bana uygun geliyor – yaban. Yaban demek bile kendimi iyi hissettiriyor bir şekilde, en azından doğaya daha yakın. Ağaçları, rüzgarı, hayvanları anlamam mümkün bir anlam dahi vermeye çalışmadan. Şu sistemin, şehrin vahşiliği içerisinde yaban çok naif, yumuşak, hafif kalıyor sanki. ve yaban gibi ürkek hissediyorum bazen bu koşuşturmada, içimdeki o vahşi kuvvete rağmen. İçgüdülerim, sezgilerim ve kalbimin sesi – yabanın pusulası yabanın evi.

Vahşi kurtlar gibi yıldızlı geceye uluduğumu hayal ediyorum. Evimin penceresinden.
Bir sevgi şarkısı olsun çıkan ağzımdan.
Ve aşk, ve sevgi, ve yaşam neşesi en yaban halleriyle gelip bulsunlar beni.
Yıldızlardan dilek tutuyorum.
Yıldızlarımı alamazlar, alsalar bile gökkuşağım var.
Hayallerimi tutamazlar.Yaban kalbimi hiç ama hiç tutamazlar.

27 Ekim 2009 Salı

ayna ayna



...
...

bundan yıllar önce
bir küçük kız
elinde bir ayna
kendi gülüşünü seyreder
çocuk bu ya
baktıkça kendine hayret içinde
olduğu gibi kendine hayran
gözlerinin içi güler

gün olur nasıl olur bilinmez
ayna düşer
tuzla buz
küçük kız
başkalarının gülüşlerinde arar
bulamaz gözlerini
kahkahası fısıltıya dönüşür
duyamaz olur sesini

bilinmez zaman önce
büyük kız
ayna önünde
diker gözünü bakar
kim bu diye karşıdaki
sen bana ben sana
karşı olmaya gücüm yok
dışarıdaki savaş senden benden kuvvetli
o zaman tuzla buzu bul bana der
o eski ayna
hani?

zaman bu başına buyruk
kimine saat kimine yıl
kimine tuzla buz
her parça yapışırken eski yarayı deşiyor
sonra birleşip
bir de
yüzüne yüzüne vuruyor insanın
şimdi görüyorsun diye

büyük kız kırıkları topluyor
küçük kız yapıştırıyor
bir o topluyor
bir o yapıştırıyor
bir o ağlıyor
bir o gülüyor

küçük kız soruyor
aynı masaldaki gibi
ayna ayna söyle bana
sevebilecek misin beni
yine yeniden
şimdi her zaman
büyük kız yapıştırmaya devam ediyor
kırıklardan mozaik
çocukluğum gençliğim büyüklüğüm
sen ben biz
gözlerinin içi güldükçe
sesini duyabildikçe
hep beraberiz
seni hep sevdim
ayna gökkuşağı mozaik
kimse bilmese de
kimse kalmasa da
sen ben biz
hep seveceğiz.

15 Ekim 2009 Perşembe

lodos fırtınası ve kırlangıçlar

geçen akşam lodos fırtınasında kırlangıçlar parti verdi...

görülecek manzaraydı doğrusu. şiddetli rüzgar sanki lunaparktı onlar için. o küçücük gövdeleri nasıl başedecek diye ben hafif bir gerilimle seyrederken, onlar delicesine fırlatıyorlardı kendilerini fırtınaya:

biraz kanat çırpıyor, sonra bırakıyor, sonra sürükleniyor, düşüyor düşüyor, düşüyor, sonra hoop tekrar kanat çırpıyor, ve yeniden...

öyle enerjik, öyle yaşam dolu gözüküyorlardı ki sanki hayat boyu bu kuvvetli fırtınayı beklemişler, ve şimdi gerçek eğlence zamanı... hiç de lodosta "eyvah ne yapacağız şimdi?" der gibi, panikler gibi gözükmüyorlar bana. bu da doğanın parçası, yaşamın parçası - aynı rüzgar bazen sakin, bazen kuvvetli, bazen tutarlı, bazen fırtına...
ama aynı rüzgar - onların uçmalarını sağlayan aynı rüzgar...

içimdeki fırtınaları düşünüyorum bir an...zaman zaman uykularımı kaçıran.

kendi rüzgarımla çok konuşur oldum, iyi bir şey galiba. kimileri bir delilik alameti olarak görse de, benim için bu dünyada bütün olarak (ya da bütün bir uzaylı ha ha) yaşama devam edebilmem için şart oldu bu rüzgarı hissetmek, onunla konuşmak.

şimdi Boğaz sakin, gümüşi bir sonbahar günü. kırlangıçlar zıplayarak ama sakin süzülüp bir dama konuyor, cikcikliyor, sonra tekrar pırpırpır...
şimdi sonbahar güneşi zamanı...bir sonraki fırtınaya kadar.

iyi ki varsın rüzgar, iyi ki varsın lodos fırtınası - yoksa nasıl uçabilirdim ki?

05 Ekim 2009 Pazartesi

gökkuşağı


takıldım kaldım gökkuşağına
bulutlara tırmandım
yağmurla yıkandım
güneşle rengarenk
bukalemun misali
gökkuşağı ben oldum
çıktım yolculuğa
gökkuşağı bu
bana renkli bilyeleri o getirdi
pembe pamuk helvayı
sütlü babaanne dondurmasını
kırmızı pabuçları
külahta yeşil eriği
mavi bisikleti, uçurtmayı...
ve kurşun kalemimi ne kadar sevsem de
renkli tebeşirden
boya kalemlerimden hiç ayrılamadım
çocukluğuma, çocuklarıma
içimdeki çocuğa selam olsun
hepsini alıyorum yanıma...
...
minik elif içimdeki gökkuşağı
ve hayat hala, her zaman
sihirli.
...
...
bugün Dünya Çocuk günü... uzaktaki yakındaki çocuklarıma, doğmamış çocuğuma, ve beni hiç bırakmayan içimdeki çocuğa her an hayatı yeniden yaratabileceğimi ve sadece var olmanın neşesini bana hatırlattığı için teşekkürler...
oyun saati geldi, gitmem lazım koşarak, zıplayarak, uçarak...

29 Eylül 2009 Salı


I
sadece toprak olmak istiyorum
sadece
toprak
tohumların sesini duymak
sadece
suyla yıkanmak
iliklerime kadar
ve sarılmak
ağacın köklerine
köklerime
sadece toprak olmak istiyorum
doğurgan
tohum ben
ağaç ben
toprak ben
üzerime kim basıyor
üzerimde kim yürüyor
önemi yok
sadece toprak olmak istiyorum
sadece toprak
...
II
eğer sorsaydın
ne anlatmak istersin diye
hayatın basitliğinden konuşmak isterdim sana
bu gürültü
bu karmaşa, bu koşuşturma yalan
sadece bir günbatımı
sadece rüzgarın sesi
sadece ormanın uğultusu
sadece ağacın altında bir an
çıplak ayaklarım toprakta
ellerimle sarılmışım ağacın gövdesine
kalbim burada atıyor
doğayı özlüyorum sadece
kendimi özlüyorum sadece
...
hikayeni unut
bu cümleleri bırak
sessizliğin sesini duyabiliyor musun
kelimelerin arasında
...
ne anlatmak istersin diye
sorsaydın bana
konuşamazdım
sessizliğim cevap verirdi sana
ağaç, rüzgar, bulut, güneş
bir olurduk
öylece sonsuz bir anda
kocaman bir sevgi kadar
basit bir hayatta.

14 Ağustos 2009 Cuma

rüzgarın kızı

rüzgarın kızı
olmalıydı ismim
kızılderili olsaydım eğer
sert, hırçın ve belki biraz da hızlı
estiğim için değil
-belki bir zamanlar-
...
rüzgar gibi özgür
onun kadar hafif
hissettiğim için
şimdi

ve saçlarımda esen rüzgarla
gözümü kapadığımda
uzak mavi derin yeşil diyarlara yolculuk ettiğim için

rüzgarın kızı
olmalıydı ismim
yoluma çıkan herşeyle kucaklaşıp
neşeyle ses çıkardığım için
belki de

ve rüzgarın uğultusu kulağımda
uykuya daldığım
dağların, ulu ağaçların ve mavi dalgaların
kuytularına kadar sokulduğum için
rüyalarımda

ve bunun içindir belki de
Galata'da Kuledibi'ne
Dolmabahçe'ye sığınmam
kırlangıç ve martıları
göz hapsine almam
her esintiyle
bir heyecan, bir nefes
kendi içime dalmam
ve çıkanları yine rüzgara bırakmam

rüzgarın kızı
olmalıydı ismim
uçar gibi yürümem
yüreğimdeki pırpır
ondan.